muevu.com porno izle hd porno porno brazzers porno sikiş porno escort izmir dbvil.com escort gaziantep gaziantep escort bayan 5. Cilt Arşivleri - Hiçlikler Diyarı

5. Cilt

Overlord Light Novel 5. Ciltten Spoilersız Ufak Bir Çeviri Denemesi

Hava yağmurluydu ve bu yağmura kulakları çınlatan yoğun bir uğultu eşlik ediyordu.

Krallık yolları yaparken, özellikle de konu arka sokaklardaki dar geçitler olunca, kanalizasyon sistemine pek de önem vermemişti. Bu nedenle de bu gibi havalarda bütün yolun devasa bir göle dönüşmesi işten bile değildi.

Gölün yüzeyine düşüp sıçrayan ve rüzgarın da etkisiyle etrafa yayılan yağmur damlaları yüzünden dört bir yanı saran yoğun su kokusu, Krallık sanki sular altındaymış gibi bir hava oluşturmaktaydı.

Ve su zerreleriyle griye boyanmış bu dünyanın içinde bir oğlan çocuğu durmaktaydı.

Terk edilmiş bir evde yaşıyordu. Gerçi bu yapıyı bu şekilde ev diye adlandırmak abartı olurdu. Dört köşesine direk niyetine konmuş odunlar en fazla kol kalınlığındaydı. Çatı niyetine eski püskü giysiler gerilmişti ve duvar diye adlandırılabilecek yegâne şey de yine bu çatıdan sarkan kıyafet parçalarıydı.

Açıkta uyumaktan hiçbir farkı olmayan bu yapının içinde altı yaşında bir oğlan çocuğu duruyordu. Bir kenara umarsızca fırlatılıp atılmış çöp parçası gibi büzülmüş, incecik bir bez parçasının üzerinde yatıyordu.

Odundan direkleri, yırtık pırtık giysilerden çatısı ve duvarlarıyla, onun yaşlarında bir çocuğun içinde oynamak için inşa edeceği gizli bir oyun evini andırıyordu.

Evin dışarıda olmaktan bir farklı yoktu, muhtemelen tek artısı yağmura karşı sağladığı korumaydı. Durmak bilmeyen yağmur yüzünden aniden düşen hava sıcaklığı çocuğu iliklerine işleyen soğukla kavradı ve vücudunun istemsizce titremesine neden oldu. Var oluşunun tek kanıtı olan sıcak nefesi havayla temas eder etmez soğuyup anında ortadan kayboluyordu.

Yağmur çocuğu evin içine yetişemeden yakalayıp ıslatmıştı, bu nedenle de çocuk hızla ısı kaybetmekteydi.

Tirtir titremesini engellemenin bir yolu yoktu.

Vücuduna işleyen soğuk yediği dayaktan kalan çürükleri rahatlatıyordu. Belki de bu, en kötüsü düşünüldüğünde onun küçücük, yegâne mutluluğuydu

Yanlamasına yerde uzanan çocuk bomboş sokak arasını, dünyayı izliyordu.

Duyabildiği tek ses yağmura ve nefes alıp verişine aitti. Dünyada sanki ondan başkası yokmuş gibi hissettiren bir hareketsizlikti bu.

Yaşı küçük olmasına rağmen oğlan muhtemelen öleceğini biliyordu.

Ölümün ne olduğunu tam anlamıyla kavrayacak olgunlukta değildi o yüzden pek korktuğu söylenemezdi. Aynı zamanda uğruna yaşanılacak bir şeyleri olduğuna da inanmıyordu zaten. Ki bugüne kadar hayata sarılmasının tek nedeni acı çekmeyi sevmemesiydi, bir tür kaçıştı onun için.

Soğuk olmasına rağmen, bu şekilde acı çekmeden ölebilirse, ölüm aslında çok da kötü bir son değildi.

Uyuşan ıslak bedeniyle birlikte bilinci de kaybolmaya başladı.

Aslında amacı onu şiddetlenen rüzgardan koruyacak bir yer bulmaktı. Ama bu arayış sırasında bir grup serseri onu yakalayınca, hırpalanmış vücuduyla ancak şu anki yeri bulabilmişti.

Azıcık da olsa mutluydu. Öyleyse geri kalan her şey kötü talih miydi?

İki gündür boğazından tek bir lokma bile geçmemişti ama böyle bir şey onun için normaldi, demek ki bunu talihsizliğe bağlayamazdı. Ailesi yoktu yani onunla ilgilenecek kimsesi kalmamıştı. Ama bu uzun zamandır böyleydi, bu da talihsizlik sayılmazdı. Etrafına sinmiş iğrenç koku da talihsizlik değildi. Koku duvarları saran paçavralardan geliyordu, yapacak bir şey yoktu. Bozuk yiyecekler ve pis suyla karın doyurma üzerine kurulu hayatı da talihsizlik değildi, bundan başka bir yol bilmiyordu çünkü.

Peki ya içinde biraz olsun rahat ettiği, uzun uğraşlar sonucu bir araya getirdiği evinin şaka olsun diye birileri tarafından yerlebir edilmesi, sarhoşların attığı dayak yüzünden mosmor olmuş, acı içindeki bedeni… Bunlar talihsizlik miydi?

Hayır.

Çocuk kendisinin dahi ne olduğunu göremediği bir talihsizliğin kurbanıydı ama artık ondan da kurtulmak üzereydi.

Çocuğun hiç bilemediği talihsizliği bu yerde nihayete erecekti.

Ölüm talihlinin de talihsizin de kapısını çalar.

Hakikaten de öyle. Ölümden kaçış yok.

Gözleri kapandı.

Artık soğuğu bile hissedemediği vücuduyla gözlerini açık tutmaya çalışmak yoğun çaba gerektiren bir iş haline dönüşmüştü.

Karanlığın içinde hafif ve güvensizce atan kalbinin sesini duyabiliyordu. Ama yalnızca yağmurun ve kendi kalp atışının sesini duyabildiği o dünyaya, tuhaf bir ses daha eklenmişti.

Yağmurun gürültüsünü engelleyebilen bir ses. Bilinci giderek kendinden uzaklaşmasına rağmen çocuğun merakı onu tüm gücünü göz kapaklarına yönlendirmeye itti.

Ve ip gibi incecik görüş alanında bir şey parladı.

Oğlan gözlerini sonuna kadar açtı.

Çok güzeldi.

Bir an neye baktığını anlayamadı.

‘Mücevher gibi, bir parça altın gibi.’ Bu tarz söylemler gördüğünü tanımlamak için uygundu ama açlığını çöpten yarı çürümüş yiyeceklerle gideren birinin bu tarz kelimeler düşünmesine imkan yoktu.

Ve doğruydu da.

Çocuğun aklından geçen tek bir şey vardı.

Güneş.

Dünyadaki en güzel ama aynı zamanda erişmesi en zor olan şey.

Dünya yağmur yüzünden griye boyanmış, kara yağmur bulutları gökyüzünü kaplamıştı. Belki de sorumlu onlardı. Güneş kimseyi göremediği için seyahate çıkmış ve geri dönüp gözleri önünde belirmişti.

Çocuk böyle düşündü.

Bir el uzanıp yüzünü okşadı. Ve…

Çocuk o ana dek bir insan değildi.

Kimse onu bir insan olarak görmemişti.

Ama o gün, insana dönüştü.